2 Eylül 2017 Cumartesi


Vatan Toprak Gibi mi Kokar?

Hekim Ali Süavi Efendi

nazanss.blogspot.com




Yağmur yağdıktan sonra toprak mis gibi kokar.
Farklıdır, içinize çekersiniz toprağın kokusunu.
Biri nasıl kokuyor derse adlandıramazsınız.
Adı yoktur sadece mis gibi toprak kokar.

Uzun süre dışarılardasınız.
Dışarılar dediğim yurt dışındaysanız, işte o zaman:
“Vatan burnunuzda buram buram tüter.”
İyi de bu ne demektir, Vatan nasıl kokar ki?

Vatan Toprak Gibi mi Kokar?

Kokar kardeşim kokar hem de mis gibi kokar.
Farklı hasretlik duygusunun verdiği adını bilmediğin, hasretini çektiğin muhteşem bir aroma tadında mı tüter bilemezsin ama tüter.
Burnumun direği sızladı dersin uzak saldığında senin olan bu topraklardan.

Hekim Ali Süavi Efendi – Urfa’nın Kurtuluşunu yazdığım kitabım da:
Hekim Ali Süavi Efendi Fransa’dan gelmişti.
Vatanının bir karış toprağını yabancılara verilmeyecek olan bu kutsal savaşta bulunmak istiyordu.

Uzun yıllarda uzak olunca o Vatan kokmaz mı? Kokar kardeşim kokar.

Hekim Ali Süavi Efendi kendisine verilen görevi görüşmek üzere giderken neler hissetmişti.
Buyurunuz:

&

İstanbul bu gece gökyüzünün istilasına uğramıştı adeta...
Siyahın tüm tonları bu geceye acı bir şekilde hâkimdi.
Zifiriden griye giden tonlar beyaza yaklaşmaktan çok uzaktılar.
Yağmur bardaktan boşanırcasına tabirini haksız çıkartmamak için çabadaydı.
Arada çakan şimşekler karanlığın koyuluğundan biraz renklenmesine İstanbul’un biraz görünmesine izin veriyorlardı...
Gök gürültüsü ve arada yakınlara düşen yıldırımların ürkütücü sesleri serin havayı daha da bir soğutuyorlardı.

Evet... Karanlık, yağmurlu bir geceydi...
Oldukça kasvetli bir o kadar da ürkütücü...

Sonu görülmeyen yolda, yağmurun altında bir fayton gidebildiği en hızlı hali ile ilerliyordu...

Taşlı yolda nalların demirleri ile taşlar birlikte gecenin isyanına inat ritmik bir müzik için birlikte çalışmaktaydılar...
Tekerleklerde onlara bu ikili gruba eşlik ediyordu.
Bir orkestra, kendiliğinden oluşan heyecanlı, hüzünlü ve ürkek ve bir o kadar da enteresandı.

Faytondakinin kalp atışları duyulmuyordu bu ritmik seslerin arasında, buda oldukça normaldi.
Kalp küçük, taş büyük...
Tekerlek kuvvetli atlar tekerlekler kadar güçlü... Kalp küçük, kalp üzgün, kalp ağlamaklı ama yorgun değil üstelik yorulmaya hazırlanmakta. Çok yorulmaya. Zor yorulmaya...

Soğuk bir geceydi…
Arka tarafta soğuktan korunması için faytoncunun verdiği battaniyeyi dizlerine örtmüştü genç adam, faytondan başını hafifçe dışarı çıkardı.

“Mübarek gittikçe hızlanıyor.”
Rüzgâr bir daha ama bu sefer biraz daha sert esince ürperdi. Arada bir çakan şimşekte etraf aydınlanıyordu.

“Ah geceler... Nelere kadirsiniz.”
Evlerin önünden geçerken, pencerelerde olur olmaz titrek ışıkları seçtiğinde bir garip merak sardı.

”Kim bilir kimler yaşıyor buralarda... Neler oluyor her bir ocakta? Ne sevinçler, ne kederler yaşanıyor şu anda.”
Gözlerini kapattı. Derin bir ah çektiğinde ağzından çıkan dumanlar soğuk havaya karıştı.

“Ne çok içimi acıtmış, meğerse hasretlik…”

Sokaklarda kimse yoktu ama ağaçlar rüzgârdan çıkardıkları sesler ona yalnız olmadığını hissettiriyordu.

Şimşek tekrar çaktığında hem yolun yan tarafına düşen deniz, hem de faytonun arka tarafındaki genç adamın yüzü daha iyi seçildi.

Esmer bir adamdı. İri siyah gözleri, siyah bıyıkları başındaki fesinden arta kalan yerden görülen gür siyah saçları vardı.
İri yarı bir adamdı. Sert bir görünümü vardı...

“Bu şehir bir başka kokuyor. Benim özlediğim koku gibi kokuyor. Bu benim memleketim... Memleketim işte böyle kokuyor.”
Tekrar havayı kokladı. Yağmurla, toprak bir arada inanılmaz bir aroma çıkartmışlardı mis gibi memleket kokusu sarmıştı her bir yanı...

“Vatan kokuyor.”
Rüzgârın esintisi yüzüne sertçe vurunca, başındaki fesi düşmesin diye tuttu…

“Dilerim ki olur.”


Nazan Şara Şatana
nazanss.blogspot.com


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder