Âşık Çelebi
(Pîr Mehmet)
Şair, münşi, tezkire yazarı.
Şiirlerinde Âşık mahlasını kullandığından bu adla
meşhurdur.
Âşık Çelebi; Kânûnî
Sultan Süleymân Han’ın;
“Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi.”
Mısra’ıyla başlayan meşhur gazelini beşleyerek (tahmis ederek) pâdişâha takdîm etti.
“Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi.”
Mısra’ıyla başlayan meşhur gazelini beşleyerek (tahmis ederek) pâdişâha takdîm etti.
Âşık
Çelebiden söz etmek beni bir hayli heyecanlandırdı… Âşık Çelebi Osmanlı
döneminde biyografileri arasında farklı bir yeri olan bir zatı muhterem…
Şairler Tezkiresi:
Şiir
yazmak kolay bir şey değildir. Şiirle bir şeyleri anlatmak çok zordur… Şiir
birde değişken bir haldedir. Döneme göre şiir yazış şeklinizde değişir.
Yaşadığı
dönemi anlatan Âşık çelebi, o dönemin edebiyatını, kültürünü, İstanbul’unu ve o
dönem yaşamış şairleri anlatmış.
Onun
adına şimdilerde sempozyumlar yapılıyor. Bu sempozyumlarda; Osmanlı
şairlerinin, bilgin ve mutasavvıflarının hayatlarını, aşklarını, rüyalarını ve
onların arkadaşlıklarından söz ediliyor.
Âşık
Çelebi; Dört yüz şairin hayatlarını, yazmış.
O
dönemin yani on altıncı yüzyılın bir çok olaylarını nakletmiş. Hayat
hikâyelerini anlatırken onlarla birlikte bir çok bilinmeyeni de sunmuş.
O
dönemdeki bahçelerden tutun da meyhanelere kadar anlatmış. Kim kiminle arkadaş,
kim saraya yakın, kimin hamisi kim onlardanda söz etmiş.
En
önemlisi bu şairler nasıl şiir yazıyorlarmış, onlara kimler düşmanmış, kimler
yanlarındaymış, padişah ile olan yakınlıkları nasılmış?
Anlattıklarını
süslü nesir üslubu ile aktarmış. Arkadaşlarını, özel hayatlarını aktardığı
anlatılarında çok güzel bir dil kullanmış…
Bunun
gibi bir çok konunun anlatıldığı Âşık Çelebi’nin Şairler Tezkeresi için yapılan
sempozyumlarda o günden bu güne edebiyatta ışıklar aktarılmış oluyor.
Âşık
Çelebi mahlas olarak âşık adını almasını tarihçiler onun güzelliklere
düşkünlüğünden, hayata olan bağlılığından aldığını söylüyorlarmış.
Nesirde olduğu kadar
nazımda da çok iyi olduğu iletilen Âşık Çelebi, çok hoş sohbet, arkadaş
canlısı, vefakâr biri olduğu aynı zamanda çok da zeki olduğu da ilave
ediliyormuş.
Zaten çok iyi bir
gözlemci olmasa böyle eserleri ortaya çıkaramazdı…
Türkçeden başka Arapça
ve Farsça biliyormuş.
Bu okuduklarımızdan
aklımızda kalanlar.
Resmi anlatımlarla Âşık
Çelebi’yi okuyalım.
Asrın hem şair hem münşî
olan mühim bir tezkîre yazarıdır.
Dedesinin babası Mehmet
Nattâ, 14. yüzyılın sonunda Emir
Sultan ile Bursa'ya gelerek
yerleşmiş bir seyyîd ailesindendir. Babası Seyyid Ali, meşhur âlim ve kazasker Müeyyedzâde'nin
kızı ile evlenmiş ve Âşık Çelebi bu izdivaçtan doğan çocuklardan biri olarak,
babasının Üsküp'te kadılık yaptığı bir tarihte Prizen'de doğmuştur.
Çocukluğunu Rumeli'de, okuma çağını İstanbul'da geçiren Pîr
Mehmet, Âşık mahlasını kullanmış ve bu
mahlasla şiir söylemeye başladığı zaman tanınmıştır. Daha çocukluğundan
itibaren kendini edebi ve ilmi bir muhit içinde bulan Âşık Çelebi ilk bilgileri
öğrendikten sonra mesnevi şairi Surûrî, Taşköprülüzâde, Arapzâde, Saçlı Emir, Hasan Çelebi, Ebussuûd Efendi ile eniştesi
Muhîddîn Fenârî gibi büyüklerden ders aldı. Tezkîresini yazabilmek için gereken
bilgileri de yine İstanbul'da talebelik yıllarında karıştığı edebi çevrelerde
toplamaya başlamıştır. Bu devirde başta Zatî, Hayâlî ve Yahya Bey
olmak üzere devrin bir çok büyük şairi ile tanışmıştır.
Âşık Çelebi önce Bursa
Mahkemesi'nde kâtiplik vazifesi aldı. Daha sonra Emir Sultan Vakıfları'na mütevelli tayin edildi.
Burada beş yıl görev yaptıktan sonra Bursa vakıflarını teftiş eden
Rûşenizâde'nin kendisi hakkında iyi bir rapor vermemesi sonucu bu vazifeden
azledildi ve İstanbul'a döndü. Eski hocası Gisû sayesinde İstanbul'da mahkeme
kâtipliğinde bulundu. Daha sonra Ebussuud Efendi'nin fetva kâtipliğini yaptı.
Âşık Çelebi, hocası Muhyîddîn'in ölmesi sebebiyle, zorlukla da olsa,
icazetnamesini aldı. Emîr Gisû'nun destekleriyle mülazım oldu. İlk kadılık
görevine Silivri'de başladı. Daha
sonra kendisini Silivri'den Priştine'ye naklettirdi.
Priştine'den Serfiçe'ye oradan Narda'ya tayin edildi. Burada da fazla kalamayan
Âşık Çelebi, Manavgat'a bağlı Alâiye'ye (Alanya) kadı olarak
gönderildi.
1563'te Niğbolu
kadılığına tayin edildi. Burada çok mutlu olduğunu tezkiresindeki Tuna redifli
manzumesinden öğrenmekteyiz. Bir hadise üzerine tekrar azledilen Âşık Çelebi bu
aziller ve tayinlerle bir müddet daha kadılık yaptıktan sonra tezkiresini
tamamlayarak II. Selim'e bir Şakayık Zeyl'î yazarak Sokollu Mehmet Paşa'ya takdim etti.
Bunun üzerine ölünceye kadar aynı vazifede kalmak şartıyla Üsküp Kadılığına
tayin edildi. Bir süre sonra da vefat etti.(alıntı)
Eserleri
Meşâirü'ş-Şuârâ: Âşık
Çelebi'nin bir çok eseri içinden adı günümüze ulaşmış ve en tanınmış eseridir.
Bu tezkire, Anadolu'da
yazılan dördüncü ve tarihimizde tezkire türünün en güzel örneklerinden biri
olan bu eser 1556 yılında tamamlanmış ve II. Selim Han'a sunulmuştur. Âşık
Çelebi böyle bir eser meydana getirmeyi çok gençken düşündü.
Bu amaçla hazırlıklar
yaptı ve daha önce bu alanda yazılmış eserleri inceledi.
Yaradılış olarak girişken
ve meraklı mizacının yardımıyla Osmanlı şairleri hakkında teferruatlı bilgiler
toplayıp derlerdi.
Bu arada Latîfî de
tezkire yazmak niyetindeydi.
İkisi anlaşıp birlikte
bir tezkire yazmak konusunda anlaştılar.
Âşık Çelebi şekle ait bir
orijinalite ile o güne kadar denenmemiş bir tasnif usulü düşünerek eseri
alfabetik olarak düzenlemeyi teklif etti.
Fakat iş birliğini
Latîfî, bu tekniği de alarak bozdu ve tek başına eserini tertip etti.
Bunun üzerine Âşık Çelebi
tezkiresini ona benzemesin diye ebced usulüne göre tasnif etti. Tezkîre
nüshalarına göre şair sayısı, 360 ile 324 arasında değişmektedir.
Tezkire’de, diğer
tezkirelerde olduğu gibi isimlerde hurûf-u hece tertibi tâkib edilmeyip,
şâirler, ebced tertibi esas tutularak sıralanmıştı. Muasırı (aynı anda
yaşadığı) şâirlerden İki yüz seksen iki zâtın terceme-i haliyle şiirlerinden
seçilmiş parçaları ihtiva eden bu tezkirenin bir çok yazma nüshaları vardır. En
mükemmel nüshası Millet (Ali Emîrî) Kütüphânesindeki yazmadır.
Mısır ve Avrupa
kütüphânelerinde de muhtelif yazmaları vardır.
Âşık Çelebi Tezkire’sinde en önemli taraf, doğru olarak yazdığı şâirlerin hayâtı yanında, şâirlerin hâlet-i rûhiyelerini de tahlil ve tasvir etmesidir.
Âşık Çelebi, Dîvân’ını Serfice kâdısı iken tertib etmeye başlamıştır. Dîvân, Kânûnî Sultan Süleymân Han, Muhyiddîn Efendi, Hoca Çelebi, Müftüzâde Efendi, Şerîfzâde, İznikli Ali Çelebi hakkında on dokuz kasîde ile sultan İkinci Selîm Han için yazılmış bir murabbayı terci’ ve terkib-i bendlerle, murabba’, tahmis ve gazelleri ihtiva etmektedir.(alıntı)
Âşık Çelebi Tezkire’sinde en önemli taraf, doğru olarak yazdığı şâirlerin hayâtı yanında, şâirlerin hâlet-i rûhiyelerini de tahlil ve tasvir etmesidir.
Âşık Çelebi, Dîvân’ını Serfice kâdısı iken tertib etmeye başlamıştır. Dîvân, Kânûnî Sultan Süleymân Han, Muhyiddîn Efendi, Hoca Çelebi, Müftüzâde Efendi, Şerîfzâde, İznikli Ali Çelebi hakkında on dokuz kasîde ile sultan İkinci Selîm Han için yazılmış bir murabbayı terci’ ve terkib-i bendlerle, murabba’, tahmis ve gazelleri ihtiva etmektedir.(alıntı)
Nazan Şara Şatana
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder