19 Ağustos 2017 Cumartesi

Âşık Çelebi
(Pîr Mehmet)
(d. 1519– ö. 1571)
Şair, münşi, tezkire yazarı.

Şiirlerinde Âşık mahlasını kullandığından bu adla meşhurdur.


Âşık Çelebi; Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın;
“Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi.”
Mısra’ıyla başlayan meşhur gazelini beşleyerek (tahmis ederek) pâdişâha takdîm etti.






Âşık Çelebiden söz etmek beni bir hayli heyecanlandırdı… Âşık Çelebi Osmanlı döneminde biyografileri arasında farklı bir yeri olan bir zatı muhterem…

Şairler Tezkiresi:

Şiir yazmak kolay bir şey değildir. Şiirle bir şeyleri anlatmak çok zordur… Şiir birde değişken bir haldedir. Döneme göre şiir yazış şeklinizde değişir.

Yaşadığı dönemi anlatan Âşık çelebi, o dönemin edebiyatını, kültürünü, İstanbul’unu ve o dönem yaşamış şairleri anlatmış.
Onun adına şimdilerde sempozyumlar yapılıyor. Bu sempozyumlarda; Osmanlı şairlerinin, bilgin ve mutasavvıflarının hayatlarını, aşklarını, rüyalarını ve onların arkadaşlıklarından söz ediliyor.

Âşık Çelebi; Dört yüz şairin hayatlarını, yazmış.
O dönemin yani on altıncı yüzyılın bir çok olaylarını nakletmiş. Hayat hikâyelerini anlatırken onlarla birlikte bir çok bilinmeyeni de sunmuş.

O dönemdeki bahçelerden tutun da meyhanelere kadar anlatmış. Kim kiminle arkadaş, kim saraya yakın, kimin hamisi kim onlardanda söz etmiş.
En önemlisi bu şairler nasıl şiir yazıyorlarmış, onlara kimler düşmanmış, kimler yanlarındaymış, padişah ile olan yakınlıkları nasılmış?

Anlattıklarını süslü nesir üslubu ile aktarmış. Arkadaşlarını, özel hayatlarını aktardığı anlatılarında çok güzel bir dil kullanmış…

Bunun gibi bir çok konunun anlatıldığı Âşık Çelebi’nin Şairler Tezkeresi için yapılan sempozyumlarda o günden bu güne edebiyatta ışıklar aktarılmış oluyor.

Âşık Çelebi mahlas olarak âşık adını almasını tarihçiler onun güzelliklere düşkünlüğünden, hayata olan bağlılığından aldığını söylüyorlarmış.

Nesirde olduğu kadar nazımda da çok iyi olduğu iletilen Âşık Çelebi, çok hoş sohbet, arkadaş canlısı, vefakâr biri olduğu aynı zamanda çok da zeki olduğu da ilave ediliyormuş.
Zaten çok iyi bir gözlemci olmasa böyle eserleri ortaya çıkaramazdı…
Türkçeden başka Arapça ve Farsça biliyormuş.

Bu okuduklarımızdan aklımızda kalanlar.
Resmi anlatımlarla Âşık Çelebi’yi okuyalım.

Asrın hem şair hem münşî olan mühim bir tezkîre yazarıdır.
Dedesinin babası Mehmet Nattâ, 14. yüzyılın sonunda Emir Sultan ile Bursa'ya gelerek yerleşmiş bir seyyîd ailesindendir. Babası Seyyid Ali, meşhur âlim ve kazasker Müeyyedzâde'nin kızı ile evlenmiş ve Âşık Çelebi bu izdivaçtan doğan çocuklardan biri olarak, babasının Üsküp'te kadılık yaptığı bir tarihte Prizen'de doğmuştur.

Çocukluğunu Rumeli'de, okuma çağını İstanbul'da geçiren Pîr Mehmet, Âşık mahlasını kullanmış ve bu mahlasla şiir söylemeye başladığı zaman tanınmıştır. Daha çocukluğundan itibaren kendini edebi ve ilmi bir muhit içinde bulan Âşık Çelebi ilk bilgileri öğrendikten sonra mesnevi şairi Surûrî, Taşköprülüzâde, Arapzâde, Saçlı Emir, Hasan Çelebi, Ebussuûd Efendi ile eniştesi Muhîddîn Fenârî gibi büyüklerden ders aldı. Tezkîresini yazabilmek için gereken bilgileri de yine İstanbul'da talebelik yıllarında karıştığı edebi çevrelerde toplamaya başlamıştır. Bu devirde başta Zatî, Hayâlî ve Yahya Bey olmak üzere devrin bir çok büyük şairi ile tanışmıştır.

Âşık Çelebi önce Bursa Mahkemesi'nde kâtiplik vazifesi aldı. Daha sonra Emir Sultan Vakıfları'na mütevelli tayin edildi. Burada beş yıl görev yaptıktan sonra Bursa vakıflarını teftiş eden Rûşenizâde'nin kendisi hakkında iyi bir rapor vermemesi sonucu bu vazifeden azledildi ve İstanbul'a döndü. Eski hocası Gisû sayesinde İstanbul'da mahkeme kâtipliğinde bulundu. Daha sonra Ebussuud Efendi'nin fetva kâtipliğini yaptı. Âşık Çelebi, hocası Muhyîddîn'in ölmesi sebebiyle, zorlukla da olsa, icazetnamesini aldı. Emîr Gisû'nun destekleriyle mülazım oldu. İlk kadılık görevine Silivri'de başladı. Daha sonra kendisini Silivri'den Priştine'ye naklettirdi. Priştine'den Serfiçe'ye oradan Narda'ya tayin edildi. Burada da fazla kalamayan Âşık Çelebi, Manavgat'a bağlı Alâiye'ye (Alanya) kadı olarak gönderildi.

1563'te Niğbolu kadılığına tayin edildi. Burada çok mutlu olduğunu tezkiresindeki Tuna redifli manzumesinden öğrenmekteyiz. Bir hadise üzerine tekrar azledilen Âşık Çelebi bu aziller ve tayinlerle bir müddet daha kadılık yaptıktan sonra tezkiresini tamamlayarak II. Selim'e bir Şakayık Zeyl'î yazarak Sokollu Mehmet Paşa'ya takdim etti. Bunun üzerine ölünceye kadar aynı vazifede kalmak şartıyla Üsküp Kadılığına tayin edildi. Bir süre sonra da vefat etti.(alıntı)

Eserleri
Meşâirü'ş-Şuârâ: Âşık Çelebi'nin bir çok eseri içinden adı günümüze ulaşmış ve en tanınmış eseridir.
Bu tezkire, Anadolu'da yazılan dördüncü ve tarihimizde tezkire türünün en güzel örneklerinden biri olan bu eser 1556 yılında tamamlanmış ve II. Selim Han'a sunulmuştur. Âşık Çelebi böyle bir eser meydana getirmeyi çok gençken düşündü.
Bu amaçla hazırlıklar yaptı ve daha önce bu alanda yazılmış eserleri inceledi.
Yaradılış olarak girişken ve meraklı mizacının yardımıyla Osmanlı şairleri hakkında teferruatlı bilgiler toplayıp derlerdi.
Bu arada Latîfî de tezkire yazmak niyetindeydi.
İkisi anlaşıp birlikte bir tezkire yazmak konusunda anlaştılar.
Âşık Çelebi şekle ait bir orijinalite ile o güne kadar denenmemiş bir tasnif usulü düşünerek eseri alfabetik olarak düzenlemeyi teklif etti.
Fakat iş birliğini Latîfî, bu tekniği de alarak bozdu ve tek başına eserini tertip etti.
Bunun üzerine Âşık Çelebi tezkiresini ona benzemesin diye ebced usulüne göre tasnif etti. Tezkîre nüshalarına göre şair sayısı, 360 ile 324 arasında değişmektedir.

Tezkire’de, diğer tezkirelerde olduğu gibi isimlerde hurûf-u hece tertibi tâkib edilmeyip, şâirler, ebced tertibi esas tutularak sıralanmıştı. Muasırı (aynı anda yaşadığı) şâirlerden İki yüz seksen iki zâtın terceme-i haliyle şiirlerinden seçilmiş parçaları ihtiva eden bu tezkirenin bir çok yazma nüshaları vardır. En mükemmel nüshası Millet (Ali Emîrî) Kütüphânesindeki yazmadır.
Mısır ve Avrupa kütüphânelerinde de muhtelif yazmaları vardır.

Âşık Çelebi Tezkire’sinde en önemli taraf, doğru olarak yazdığı şâirlerin hayâtı yanında, şâirlerin hâlet-i rûhiyelerini de tahlil ve tasvir etmesidir.

Âşık Çelebi, Dîvân’ını Serfice kâdısı iken tertib etmeye başlamıştır. Dîvân, Kânûnî Sultan Süleymân Han, Muhyiddîn Efendi, Hoca Çelebi, Müftüzâde Efendi, Şerîfzâde, İznikli Ali Çelebi hakkında on dokuz kasîde ile sultan İkinci Selîm Han için yazılmış bir murabbayı terci’ ve terkib-i bendlerle, murabba’, tahmis ve gazelleri ihtiva etmektedir.(alıntı)



Nazan Şara Şatana

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder