Bilgisayar
Dünyaya açılan pencere
Bilgisayardan
önce ne yapıyorduk?
Sabahları
gözümüzü açar açmaz yaptığımız ilk mecburi birkaç hareketimizden sonra,
bilgisayarımızın başına geçiyoruz.
Her
şekilde olanın!
Kimi
masa, kimi diz üstü, kimi tablet, kimi de cep telefonuna.
Mutlaka
hani ünlü bir söz vardır, biraz burada olmasada kullanmakta yarar var,
annelerimiz biz erken saatlerde yaptığımız herhangi olağan üstü bir şey için:
“Ne
yapıyorsun daha karga!”
Derlerdi.
Aynen onun gibi. Gözlerimizi açar açmaz bilgisayardayız.
Ben
çıktığım bütün televizyon programlarında söylüyorum.
Dünyaya açılan
pencere.
Ne
öğrenmek istiyorsunuz?
Ne
okumak istiyorsunuz?
Gazeteler
mi?
Modamı?
Siyaset
mi?
Arkadaşlarınızla
görüşmek mi?
Bilmediklerinizi
öğrenmek mi?
Kaçırdığınız
dizileri izlemek mi?
Bilmediğiniz
yemek tarafleri mi?
Hatta
aklınıza gelmeyecek her şeyi bulabilirsiniz.
Mesela
benim yazdıklarımı okuyabilirsiniz!
Neler
var neler.
Evet,
dünyaya açılan pencere…
Peki,
nasıl olmuş bu bilgisayar olmuşta, nasıl evlerimize bu kadar yakınımıza bu
kadar bizden olmuş?
Sizlere
önemli bir kaynaktan aktaracaklarımla biraz daha anlamış olacağız.
20.
yüzyılın ortalarındaki ilk bilgisayarlar büyük bir oda büyüklüğünde olup,
günümüz bilgisayarlarından yüzlerce kat daha fazla güç tüketiyorlardı.
21.
yüzyılın başına varıldığında ise bilgisayarlar bir kol saatine sığacak ve küçük
bir pil ile çalışacak duruma geldiler.
Toplumumuz
kişisel
bilgisayarı ve onun
taşınabilir eşdeğeri, dizüstü
bilgisayarını, bilgi çağının
simgeleri olarak tanıdılar ve bilgisayar kavramıyla özdeşleştirdiler.
İstenilen
yazılımı kayıt edip istenilen zamanda çalıştırabilmeleri bilgisayarları çok
yönlü kılıp hesap
makinelerinden ayıran ana
özellikleridir. Church-Turing tezi
bu çok yönlülüğün matematiksel ifadesidir ve herhangi bir bilgisayarın bir
diğer bilgisayarın görevlerini yerine getirebileceğinin altını çizer.
Dolayısıyla, karmaşıklıkları ne düzeyde olursa olsun, cep bilgisayarından süper
bilgisayarlara kadar, bellek
ve zaman kısıtı olmadığı takdirde hepsi aynı görevleri yerine getirebilirler.
İlk
bilgisayar 1948 yılında yapılmıştır.
Geçmişte
'bilgisayar' olarak bilinen birçok aygıt günümüz ölçütlerine göre bu tanımı hak
etmemektedirler. Başlangıçta bilgisayar sözcüğü hesaplama sürecini
kolaylaştıran nesnelere verilen bir ad konumundaydı.
Bu
ilk dönemin bilgisayar örnekleri arasında sayı boncuğu
(abaküs) ve AntiKitira
Makinesi (M. Ö. 150–100)
sayılabilir.
Yüzyıllar
sonra, Orta Çağ sonundaki yeni bilimsel keşifler ışığında,
Avrupalı mühendisler tarafından geliştirilen bir dizi makinesel hesaplama
aygıtlarının ilki ise, Wilhelm Schickard'a (1623) âittir.
Ancak,
yazılımlanabilir (veya kurulabilir) olmamaları nedeniyle bu aygıtların hiçbiri
günümüz bilgisayar tanımına uymamaktadır.
1801 yılında Joseph Marie
Jacquard'ın dokuma
tezgâhındaki işlemi otomatikleştirmek adına ürettiği delikli kartlar
ise bilgisayarların gelişme sürecindeki, kısıtlı da olsa, ilk yazılımlanabilme
(kurulabilme) izlerinden sayılır.
Kullanıcının
sağladığı bu kartlar sayesinde, dokuma tezgâhı kart üzerindeki delikler ile
tarif edilen çizime işleyişini uyarlayabiliyordu.
1837 yılında Charles Babbage,
adını Analytical Engine (Çözümlemeli veya analitik makine) koyduğu, ilk
tam yazılımlanabilir makinesel bilgisayarı kavramsallaştırıp tasarladı.
Ancak
parasal nedenler ve üzerindeki çalışmalarının sonlanamaması nedeniyle bu
makineyi geliştirmedi.
Delikli
kartların ilk büyük ölçekli kullanımı ise Herman Hollerith tarafından, 1890 yılında muhasebe işlemlerinde kullanılmak üzere
tasarlanan hesap
makinesidir. Hollerith'in
o dönemde bağlı olduğu işletme ise sonraki yıllarda küresel bilgisayar devine
dönüşecek IBM'dir.
19. yüzyılın sonlarına varıldığında, gelecek yıllarda bilişim donanım ve
kuramlarının gelişimine büyük katkıda bulunacak uygulayımlar (teknolojiler)
ortaya çıkmaya başlamıştılar: delikli kartlar,
Boole cebiri, boşluk tüpleri ve teletip aygıtları.
20.
yüzyılın ilk yarısında ise, birçok bilimsel gereksinim, gittikçe karmaşıklaşan örneksel
(analog) bilgisayarlar ile
giderildiler. Ancak günümüz bilgisayarlarının yanılmazlık düzeyinden hâlâ
uzaktılar.
1930'lar ve 1940'lar boyunca bilgisayar uygulayımı gelişmeye devam
etti ve sayısal elektronik
bilgisayarın ortaya çıkışı ancak elektronik devrelerinin buluşundan (1937)
sonra gerçekleşebildi. Bu dönemin önemli çalışmaları arasında aşağıdakiler
sayılabilir:
Konrad Zuse'nin
"Z makineleri". Z3
(1941)
ikili sayı
tabanına dayalı
işleyip, gerçel sayılar ile işlem yapabilen ilk makinedir. 1998 yılında Z3'ün Turing uyumlu olduğu kanıtlanmış ve
böylece ilk bilgisayar unvanını edinmiştir.
Atanasoff-Berry
Bilgisayarı (1941)
boşluk tüplerine dayalı olup, ikili sayı tabanının yanı sıra, sığaç tabanlı
bellek donanımına sâhipti.
İngiliz
yapımı Colossus
bilgisayarı (1944), kısıtlı yazılımlanabilirliğine
(kurulabilirliğine) karşın, binlerce tüp kullanımının yeterince güvenilir bir
sonuç verebileceğini göstermiştir.
II. Dünya
Savaşı'nda Alman
silahlı kuvvetlerinin gizli iletişimlerini çözümlemek için kullanılmıştır.
ABD
Ordusu tarafından
geliştirilen ENIAC (1946), onluk
sayı tabanına dayalı olup
ilk genel kullanım amaçlı eletronik bilgisayar unvanına sâhiptir.
ENIAC'ın
olumsuz yanlarını saptayan geliştiricileri, daha esnek ve zarif bir çözüm
üzerinde çalışıp, artık saklı yazılım mimarisi veya daha çok von Neumann
mimarisi olarak
tanınan tasarımı önerdiler. Bu tasarımdan ilk olarak John von Neumann (1945) yılında gerçekleştirdiği bir yayında söz
etmesinden sonra, bu mimariye dayalı olarak geliştirilen bilgisayarlardan ilki İngiltere'de
tamamlandı (SSEM). Aynı mimariye bir yıl sonra kavuşan ENIAC'a ise EDVAC adı
verildi.
Günümüz
bilgisayarlarının neredeyse tamamının bu mimariye uyumlu duruma gelmesi ile
bilgisayar sözcüğünün tanımı olarak da kullanılmaktadır. Dolayısıyla bu tanıma
göre geçmişteki aygıtlar bilgisayar olarak sayılmasalar da, tarihsel bağlamda
yine de o biçimde anılmaktadırlar. Her ne kadar 1940'lardan bu yana bilgisayar uygulayımı köklü
değişiklikler geçirmiş olsa da, çoğunluğu von Neumann
mimarisine sadık
kalmıştır.
Boşluk tüpüne dayalı bilgisayarlar 1950'ler boyunca kullanımda kaldıktan sonra, 1960'larda daha hızlı ve ucuz olan geçirgeç
(transistör) tabanlı bilgisayarlar yaygınlık kazandı.
Bu
etkenlerin sonucunda bilgisayarların daha önce görülmemiş bir düzeyde toplu
üretimine geçirildi.
1970'lere varıldığında tümleşik devre uygulayımı ve Intel 4004
gibi mikroişlemcilerin geliştirilmesi sayesinde bir kez daha büyük bir
başarım ve güvenilirlik artışının yanı sıra, maliyet düşüşü de yaşandı.
1980'lerde artık bilgisayarlar, çamaşır makinesi gibi günlük hayat kullanımındaki birçok makinesel
aygıtın denetleyici donanımlarındaki yerlerini almaya başlamışlardı.
Son
olarak 1990'lardaki
Internet'in gelişimi ile de bilgisayarlar televizyon
ve telefon
gibi alışılmış birer aygıt hâline gelmişlerdir.
Von
Neumann mîmârisine göre bilgisayarlar başlıca dört bileşenden oluşurlar
bilgisayarda aritmetik mantık vardır.
Bir
bilgisayarın belleği, sayılar içeren bir hücreler bütünü olarak düşünülebilir.
Her
hücreye yazılabilir ve içeriği okunabilir.
Her
hücrenin kendisine özel bir adresi vardır.
Bir
komut örneğin 34 sayılı hücrenin içeriğini 5.689 sayılı hücreyle toplayıp
78. hücreye yerleştirmek olabilir.
İçerdikleri
sayılar herhangi bir şey olabilir, sayı, komut, adres, harf, vb.
İçeriğinin doğasını ancak onu kullanan yazılım belirler.
Günümüz
bilgisayarlarının çoğunluğu veriyi kaydetmek için ikili sayıları kullanır ve her hücre 8 bit
(yani bir bayt)
içerebilir.(alıntı)
(1)
Kişisel
bilgisayar:
(3)
Ana kart
(4)
İşlemci (CPU)
(5)
Bellek (RAM)
(6)
Genişletme
Kartları (PCI-X, AGP, v. b.)
(7)
Güç Kaynağı
(8)
Optik Disk
Sürücü (DVD, CD, v. b.)
(9)
Sabit Disk
(10) Klavye
(11) Fare
Sizlere
bilgisayarlı günler diliyorum…
Nazan Şara
Şatana

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder