Hekim Ali Süavi Efendi
Nazan Şara Şatana
İstanbul
bu gece gökyüzünün istilasına uğramıştı adeta...
Siyahın
tüm tonları bu geceye acı bir şekilde hâkimdi.
Zifiriden
griye giden tonlar beyaza yaklaşmaktan çok uzaktılar.
Yağmur
bardaktan boşanırcasına tabirini haksız çıkartmamak için çabadaydı.
Arada
çakan şimşekler karanlığın koyuluğundan biraz renklenmesine İstanbul’un biraz
görünmesine neden oluyordu.
Gök
gürültüsü ve arada yakınlara düşen yıldırımların ürkütücü sesleri...
Evet...
Karanlık, yağmurlu bir geceydi.
Oldukça
kasvetli bir o kadar da ürkütücü...
Sonu
görülmeyen yolda, yağmurun altında bir fayton gidebildiği en hızlı hali ile
ilerliyordu...
Taşlı
yolda nalların demirleri ile taşlar birlikte gecenin isyanına inat ritmik bir
müzik için birlikte çalışmaktaydılar...
Tekerleklerde
onlara bu ikili gruba eşlik ediyordu.
Bir
orkestra, kendiliğinden oluşan heyecanlı, hüzünlü ve ürkek gidiyorlardı...
Faytondakinin
kalp atışları duyulmuyordu bu ritmik seslerin arasında, buda oldukça normaldi.
Kalp
küçük, taş büyük...
Tekerlek
kuvvetli atlar tekerlekler kadar güçlü... Kalp küçük, kalp üzgün, kalp
ağlamaklı ama yorgun değil üstelik yorulmaya hazırlanmakta. Çok yorulmaya. Zor
yorulmaya...
Soğuk
bir geceydi…
Arka
tarafta soğuktan korunması için faytoncunun verdiği battaniyeyi dizlerine
örtmüştü genç adam, faytondan başını hafifçe dışarı çıkardı.
“Mübarek
gittikçe hızlanıyor.”
Rüzgâr
bir daha ama bu defa biraz daha sert esince ürperdi. Arada bir çakan şimşekte
etraf aydınlanıyordu.
“Ah
geceler... Nelere kadirsiniz.”
Evlerin
önünden geçerken, pencerelerde olur olmaz titrek ışıkları seçtiğinde bir garip
merak sardı.
”Kim
bilir kimler yaşıyor buralarda... Neler oluyor her bir ocakta? Ne sevinçler, ne
kederler yaşanıyor şu anda!”
Gözlerini
kapattı. Derin bir ah çektiğinde ağzından çıkan dumanlar soğuk havaya karıştı.
“Ne
çok içimi acıtmış, meğerse hasretlik…”
Sokaklarda
kimse yoktu, ağaçların rüzgârlardan çıkardıkları sesler ona yalnız olmadığını
hissettiriyordu.
Şimşek
tekrar çaktığında hem yolun yan tarafına düşen deniz, hem de faytonun arka
tarafındaki genç adamın yüzü daha iyi seçildi.
Esmer
bir adamdı. İri siyah gözleri, siyah bıyıkları başındaki fesinden arta kalan
yerden görülen gür siyah saçları vardı.
İri
yarı bir adamdı. Sert bir görünümü vardı...
“Bu
şehir bir başka… Benim özlediğim koku gibi kokuyor. Bu benim memleketim...
Memleketim işte böyle kokuyor.”
Tekrar
havayı kokladı. Yağmurla, toprak bir arada inanılmaz bir aroma çıkartmışlardı
mis gibi memleket kokusu sarmıştı her bir yanı...
“Vatan
kokuyor.”
Rüzgârın
esintisi yüzüne sertçe vurunca, başındaki fesi düşmesin diye tuttu…
“Dilerim
ki olur.”
Fayton
karanlığın ötesinde ileride durdu. Faytoncunun sesi geldiğinde genç adam
düşündüklerinden arındı.
“Beyzadem
buyurduğunuz yer burasıdır.”
Genç
eğildi yan taraftan, durdukları yerin yan tarafına karanlığın içinde zor
seçilen yere baktı. Tam o anda büyük bir şimşek çaktı ve her yer aydınlandı.
Genç gülümsedi.
“Bu
bir işaret…”
Görebildiği
kadarı ile büyükçe bir konaktı ve bahçe içindeydi.
Heyecanlandı.
Gözleri nemlendi, titriyordu.
“Hayatımın
en önemli gecesi... Allah’ım nasip et...”
Bu
gece genç adamın hayatının dönüm noktası olabilirdi.
Genç
adam faytondan indi. Faytoncunun parasını ödedi.
“Sağ
olasın. Hayırlı geceler olsun.”
“Sağ
olun beyzadem.”
Hekim
Ali Süavi Efendi, Urfa kökenli Paris’te yaşayan bir doktorun hikâyesi. İki sene
önce yazmıştım. Yakında yeniden kitapçılarda olacak.
Urfa’nın
kurtuluşundaki büyük mücadeleyi anlatan bir roman…
Sizleri
yazmıştım o zaman, Urfa’yı ve Urfa’nın önce İngilizlerden, sonra Fransızlardan
kurtuluşu sırasında cesur Urfa’lı ların memleketleri için, kutsal toprakları
için verdikleri mücadeleleri kaleme almıştım.
Tekrar
yayınlandığında sanırım okuyacak ve beğeneceksiniz.
Nazan
Şara Şatana

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder