19 Ağustos 2017 Cumartesi

Hekim Ali Süavi Efendi
Nazan Şara Şatana


İstanbul bu gece gökyüzünün istilasına uğramıştı adeta...
Siyahın tüm tonları bu geceye acı bir şekilde hâkimdi.
Zifiriden griye giden tonlar beyaza yaklaşmaktan çok uzaktılar.
Yağmur bardaktan boşanırcasına tabirini haksız çıkartmamak için çabadaydı.
Arada çakan şimşekler karanlığın koyuluğundan biraz renklenmesine İstanbul’un biraz görünmesine neden oluyordu.
Gök gürültüsü ve arada yakınlara düşen yıldırımların ürkütücü sesleri...
Evet... Karanlık, yağmurlu bir geceydi.
Oldukça kasvetli bir o kadar da ürkütücü...
Sonu görülmeyen yolda, yağmurun altında bir fayton gidebildiği en hızlı hali ile ilerliyordu...
Taşlı yolda nalların demirleri ile taşlar birlikte gecenin isyanına inat ritmik bir müzik için birlikte çalışmaktaydılar...
Tekerleklerde onlara bu ikili gruba eşlik ediyordu.
Bir orkestra, kendiliğinden oluşan heyecanlı, hüzünlü ve ürkek gidiyorlardı...
Faytondakinin kalp atışları duyulmuyordu bu ritmik seslerin arasında, buda oldukça normaldi.
Kalp küçük, taş büyük...
Tekerlek kuvvetli atlar tekerlekler kadar güçlü... Kalp küçük, kalp üzgün, kalp ağlamaklı ama yorgun değil üstelik yorulmaya hazırlanmakta. Çok yorulmaya. Zor yorulmaya...
Soğuk bir geceydi…
Arka tarafta soğuktan korunması için faytoncunun verdiği battaniyeyi dizlerine örtmüştü genç adam, faytondan başını hafifçe dışarı çıkardı.
“Mübarek gittikçe hızlanıyor.”
Rüzgâr bir daha ama bu defa biraz daha sert esince ürperdi. Arada bir çakan şimşekte etraf aydınlanıyordu.
“Ah geceler... Nelere kadirsiniz.”
Evlerin önünden geçerken, pencerelerde olur olmaz titrek ışıkları seçtiğinde bir garip merak sardı.
”Kim bilir kimler yaşıyor buralarda... Neler oluyor her bir ocakta? Ne sevinçler, ne kederler yaşanıyor şu anda!”
Gözlerini kapattı. Derin bir ah çektiğinde ağzından çıkan dumanlar soğuk havaya karıştı.
“Ne çok içimi acıtmış, meğerse hasretlik…”
Sokaklarda kimse yoktu, ağaçların rüzgârlardan çıkardıkları sesler ona yalnız olmadığını hissettiriyordu.
Şimşek tekrar çaktığında hem yolun yan tarafına düşen deniz, hem de faytonun arka tarafındaki genç adamın yüzü daha iyi seçildi.
Esmer bir adamdı. İri siyah gözleri, siyah bıyıkları başındaki fesinden arta kalan yerden görülen gür siyah saçları vardı.
İri yarı bir adamdı. Sert bir görünümü vardı...
“Bu şehir bir başka… Benim özlediğim koku gibi kokuyor. Bu benim memleketim... Memleketim işte böyle kokuyor.”
Tekrar havayı kokladı. Yağmurla, toprak bir arada inanılmaz bir aroma çıkartmışlardı mis gibi memleket kokusu sarmıştı her bir yanı...
“Vatan kokuyor.”
Rüzgârın esintisi yüzüne sertçe vurunca, başındaki fesi düşmesin diye tuttu…
“Dilerim ki olur.”
Fayton karanlığın ötesinde ileride durdu. Faytoncunun sesi geldiğinde genç adam düşündüklerinden arındı.
“Beyzadem buyurduğunuz yer burasıdır.”
Genç eğildi yan taraftan, durdukları yerin yan tarafına karanlığın içinde zor seçilen yere baktı. Tam o anda büyük bir şimşek çaktı ve her yer aydınlandı. Genç gülümsedi.
“Bu bir işaret…”
Görebildiği kadarı ile büyükçe bir konaktı ve bahçe içindeydi.
Heyecanlandı. Gözleri nemlendi, titriyordu.
“Hayatımın en önemli gecesi... Allah’ım nasip et...”
Bu gece genç adamın hayatının dönüm noktası olabilirdi.
Genç adam faytondan indi. Faytoncunun parasını ödedi.
“Sağ olasın. Hayırlı geceler olsun.”
“Sağ olun beyzadem.”

Hekim Ali Süavi Efendi, Urfa kökenli Paris’te yaşayan bir doktorun hikâyesi. İki sene önce yazmıştım. Yakında yeniden kitapçılarda olacak.
Urfa’nın kurtuluşundaki büyük mücadeleyi anlatan bir roman…
Sizleri yazmıştım o zaman, Urfa’yı ve Urfa’nın önce İngilizlerden, sonra Fransızlardan kurtuluşu sırasında cesur Urfa’lı ların memleketleri için, kutsal toprakları için verdikleri mücadeleleri kaleme almıştım.
Tekrar yayınlandığında sanırım okuyacak ve beğeneceksiniz.

Nazan Şara Şatana



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder