RAMAZAN’DA OSMANLI
Osmanlı’da ramazanda
neler yenirdi?
Sarayda neler
yenilirdi?
Padişah ne yerdi?
Bütün bu soruları üst
üstte sıraladığınızda bir sürü bilmeniz ya da bildirmeniz gereken cevaplar
olması gerekiyor.
Ben daha önceki yazılarımda
Ramazan’ın öneminden hazırlığından az da olsa söz etmiştim. Hazırlıkların bir
ay önceden başlandığından da. Hatırlıyorum da rahmetli annem Ramazan’da yemekle
meşgul olacağım, oruçlu da olunca çok halsiz olabilirim düşüncesi içinde
Ramazan gelmeden evi tüm yerinden kaldırırdı adeta. Halılar silinir, perdeler
yıkanır, yorganlar kaplanır, ne var ne yok her şey elden geçerdi. Bu temizlik
anlamında böyleydi.
Kilerimize de Ramazan
gelmeden yiyecekler konulmaya başlanırdı.
Un ve pirinç başköşeyi
alırdı. Kuru yiyecekler bayağı stoklanırdı. Hoşaf için kurutulmuş kayısı ve
üzüm de yerlerini alırdı. Sahurda ayrı, iftarda ayrı yemekler yenileceğinden
annem ona göre sıralama yapardı.
Bende kardeşlerimde
davulcudan korkardık. Yine de heyecanla annemler bizi uyandırdığında ilk
sorumuz ‘davulcu geçti mi?’ olurdu. Davulcuların manisini de ezberlerdik. Bazen
pencereden bazen balkondan izlemeye çıkardık, hafifte olsa ürpererek.
Sahurda mutlaka börek
olurdu. Öyle şimdiki gibi hazır yufkalarla yaptığımız börekler gibi değil.
Annemin açtığı yufkalardan yapılan mis gibi tereyağlı kıymalı ve peynirli
börek. Yanında komposto yâda hoşaf. Babam pirinç pilavını çok severdi etli
pilav tercih ederdi ekseriyetle.
Annemin yaptığı
çöreklerde olurdu. Şimdilerde o tatları bulamadığım çörekler ne kadar
lezzetliydi Yarabbi. Annem sahur yemeklerini bizler kalkmadan pişirirdi. Yani
akşamın yemeği olmazdı, taze pişerdi. Mis gibi kokularla uyanırdık.
Ben kendi
ramazanlarımı anlatırken benim yaşımdakilerinde Ramazanları hemen hemen aynıdır
diye düşünüyorum. Etli pilav dedimse illa da olması gerekmezdi, bazen de babam
sadece börek ve çayla sahuru yapardı, bazen de erişte ve hoşafla.
Birçok yerde okuduklarımdan
edindiğim bilgide İstanbul’da sahurlarda kazandibi çörekler çokça olurmuş,
elbette börekler, taygan denilen makarna, hoşaf, yoğurt.
İftardaki davetlerde
ne güzel olurmuş.
Şimdi yine iftar
davetleri yapılıyor ve yapıyoruz ama daha ziyade dışarılarda ağırlanıyor yâda
ağırlıyoruz. Çalışan kadınlar için iftar sofraları belki zor oluyor ama onun
tadı hiçbir şeye benzemiyor.
Misafirliğe
gidildiğinde de misafir ağırlandığında da…
Osmanlı dönemindeki
iftarlar, sahurlar ve ağırlanmalara göz attığımızda hoşumuza giden çok şeye
rastlıyoruz.
İftar davetleri başlı
başına bir olaymış. O zamanın Ramazan’larını şimdiyle kıyaslamak mümkün değil.
On bir ay Ramazan için hazırlanılan bir yaşamda elbette çok güzellikler
olacaktır.
Muhteşem iftar
sofraları yâda ziyafetleri demek daha doğru olur herhalde.
İftar sofralarından
başlayalım. O iftariyeliklerde neler yok ki? Zeytinin çeşitlileri, peynirin
çeşitlileri, birçok değişik lezzette reçeller, pastırmalar, sucuklar, turşular,
ceviz ve benzeri birkaç çeşit çerez. Bunlar öyle büyük tabaklarda konmuyor,
tadımlık gibi. Küçük küçük tabaklarda ikram ediliyor.
Ezan okunduğunda ya
da top attığında!
Top atıldığında
denilince burada durmak bir şeyler ilave etmek istiyorum. Ramazan elbette
iftardaki muhteşem sofralar, davetler, ziyafetlerden söz edildiği gibi camilere
asılan mahyalardan da, Ramazan davulundan da iftar ve imsak vakitlerinde atılan
toplardan da söz etmek gerekli.
Mahyalardan her Ramazan
yazımda söz etmiştim. Fakat top atma geleneğinden söz etmedim. Şimdilerde
sadece iftarda atılan top Osmanlı’da sahurda da atılıyormuş. İlk defa 1821
tarihinde Anadolu Hisarında atılmış. Askeriye ye ait dayanaklı toplar
kullanılmış. Tecrübeli askerler görevlendirilmiş.
Evet, gelelim iftar
sofralarına. Ezan okunduktan ve top atışının da sesi duyulduktan sonra dua ile
Bismillahirrahmanirrahim deniliyor ve zemzem suyu ile oruçlar açılıyormuş. Ardında da mutlaka bir hurma yeniliyormuş.
Sonrasında da iftariyeliklerle yemeğe başlanılıyormuş.
Ramazanın olmazsa
olmazlarından biride Ramazan pidesi değil midir?
Ramazandaki pidenin
lezzeti kokusu nasıl farklıdır. İftar vakti yaklaştığında eve gelir pide, bir
süre sonra da mis gibi kokar.
Ramazan sofralarında balığa
pek rağbet edilmezmiş.
Ziyafetler o kadar
önemliymiş ki, bir daha ki Ramazan gelinceye kadar ikramlar konuşulurmuş. Onun
için özellikle paşalar, yâda varlıklı kişiler evlerinde verdikleri iftar
ziyafetlerine çok özen gösterirlermiş. Daima daha iyisini yapmak, daha farklı
lezzetler sunmak için adeta yarışırlarmış.
Bu arada Padişahın
’da iftarı nasıl açtığına bir bakalım.
İlk başta bir gelenek
varmış ondan söz edelim. Osmanlı Hanedan Geleneğiymiş. Yumurta-yı Hümayun ikram
edilirmiş. Burada enteresan bir şey daha var. Padişahlar Topkapı sarayından
ayrıldıktan sonra başka saraylarda oturduklarında bile özel zamanlarda Topkapı
Sarayına gelirler iftarı ve sahuru burada yaparlar hatta burada da kalırlarmış.
İşte o zamanlarda bu
gelenek sürdürülürmüş.
Padişah çorbasını
içer, çeşitli kebap çeşitlerinden hangisi yapılmışsa ondan ve yine çeşitli
yapılan böreklerden yine hangisi yapılmışsa onunla devam eder, muhallebi,
güllaç gibi hafif tatlılar yermiş. Bunlar bir çeşit tadımlık yemeklermiş.
Sonrasında ekşili bamya olurmuş, tavuk yâda hindi olurmuş ki o zamanlar bu tür
yemekler meyvelerle birlikte pişermiş. Tabi birde iç pilavlar varmış. Benimde
en çok sevdiğim yemektir iç pilav. İçinde neler olmaz ki? Fıstık, üzüm,
kestane, ciğer ve baharatlar. Bu iç pilavlar bazen yalnız başlarına tavuğun yâda
etin yanında sunulduğu gibi bazen de tavuk yâda hindi iç pilavla doldurulurmuş.
Sebzelerde olurmuş. Etli sebze yemekleri de inanılmaz lezzetlerle sunuluyormuş.
Düşünsenize, o zamanlar suni ateşler yok, gerçek odun ateşinin pişirdiği
yemeklerin ne kadar lezzetli olacağını? Osmanlı mutfağında bıldırcında çok
değerli yemekler listesinde yer alıyor.
Pilav her dönem çok
önemli bir yemek. O zamanda bıldırcınlar üstünde, mis gibi tereyağı ile pişmiş
pilav tepsi ile ikram edilirmiş. En sonunda da baklava yemeği tamamlarmış.
Elbette ya bol cevizlidir ya da bol fıstıklı ve halis tereyağı ile yapılmıştır.
Tabi bütün bunlar
şimdiki gibi yapılmıyormuş. Hepsinin sırası, şekli, adabı farklıymış. Özenle
ihtimamla yapılıyor öylece de sunuluyormuş.
Osmanlı altı yüz yıl
hüküm süren bir imparatorluk. Ramazan ayı elbette çok önemli ve çok
anlatılacaklar var. Osmanlı’da Ramazan bir şölenmiş. On bir ayın sultanı sultan
gibi karşılanırmış. Ona göre özenle hazırlanılır, özenle yaşanılır ve özenle
uğurlanırmış. Bir değişik özellikte Ramazanda iftarlara davetsiz gidilmesiymiş.
Onun için ev sahipleri her zaman hazırlıklı olurlarmış. Şimdi böyle bir şey
mümkün mü? Bu davetsiz gidilen yerlerden biride saraymış. Ramazan boyunca
saraya davetsiz gidebilir iftar edebilirinmiş.
Sarayda
da özel davetler olurmuş. Padişah bazı önemli şahsiyetleri saraya iftara davet
edermiş.
Osmanlı’da
ramazandaki diş kirası olayını artık biliyoruz. Bunun sarayda yapıldığını da
biliyor muyuz? Düşünsenize Padişahın verdiği iftar ziyafetinde diş kirasında
neler verilmez ki.
Şimdi
düşünelim. İftar açıldı, yemekler yendi, şerbetler de içildi tatlılardan sonra.
Mabeyn Müdürü, Enderun Efendisi ile salona girermiş,
Enderun
Efendisinin elinde büyük gümüş bir tepsi olurmuş, tepsinin üzerinde de
davetlilerin isimlerinin yazıldığı hediyeler bulunurmuş.
Kim
bilir ne kıymetli hediyeler olurdu o tepsilerde?
Tabi
burada yazılması gereken bir detay daha var. Padişahın yemeklerini kimin
yapacağı? Bunun için bir yarışma yapılırmış.
Arife
günü Kutsal Emanetler ziyaret edilirmiş. Ziyaretten sonra sultanlara aşçılar
soğanlı yumurtalar yapar tatmaları için ikram ederlermiş. Yani lezzet testi
yapılırmış. En lezzetli olan hangisiyse o Ramazan ayı boyunca Padişaha yemek
yapan aşçı olurmuş.
Her
yazdığım Ramazan yazımda içim coşuyor.
Her
defasında İslam olarak doğduğum için Allah’a binlerce kere şükrediyorum.
Nazan Şara
Şatana
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder