Yasaklı hasretlik
- Kime – Kendine…
Dar
taşlık
yoldu gözünün
önündeydi…
Hatırladığı
gibi. Uzun ara olmuştu bu topraklara
basmayalı, bu yolları
görmeyeli…
Uzun
ara kimine göre rakamlanır. Bu bazılarında büyük rakamlar uzundur, kimilerinde
rakam aralığı
çok büyük olmasada geçmeyen zamanların ağırlığında
uzamışta uzamıştır…
Yol
taş değil topraktı…
Yanlarında taşlar vardı.
Büyük taşlar, şekilleri birbirine benzemeyen
üst üste yığıldığında
yol kenarının çiti
gibi duran beyaz ve gri tonları arasında
gidip gelen taşlar. Üstelik
yolun iki yanında da sıralanmaşlardı…
Mevsim
kendini yorgun hissetiği zamanlardaydı.
Ağır
bir yazı geçirmiş, güneşin sıcak
işkenceleri altında
ezilmiş, suyunu tüketmiş ağaçların
sarı yaprakları yerlerde kurumaya yüz
tutmuş haydeydi. Dallarda yapraklar
yokmuydu belki vardı, belki düşmek üzereydi, belkide yarı
yerdeydi. Bilmiyordu ki. Bildiği ahhh ne de çok özlediğiydi…
Yığın
taşların
hemen arkalarında ağaçlar vardı
– ki; yapraklarını bu yola dökmüşlerdi.
Ağaçlar bu hali ile ne
de acı görünüyorken,
Bu kadar güzel,
Etkili,
Vahşi görünmeyi,
Hatta insanı ürpertmeyi nasıl başarabiliyordu…
Kahverengi
gövde koyu halinde
Alttaki
kalın dallar biraz daha açık ama hepten açık değil,
Sonrakiler
daha bir açık.
“Aile
gibi.” Dedi.
Aile
böyle değilmidir?
Baba
ağacın
gövdesidir, kalın
dallar, gövdenin hemen üstünde kollarını her bir yere saranda anne değilmidir. Sarmış sarmalamış. Yapraklar çocukları…
Vay
anam vay
Yapraklar
doğuyorlar, büyüyorlar
ve yuvalarından uçup gidiyorlar.
Burada
hazan var.
Ama
onun söz ettiğinde hazan yok.
Sevinç
var.
Onlar
evlerinden yere dökülmüyorlar, onlar mesleklerine, işlerine, kendi
kurdukları yeni ve küçük ailelerine uçuyorlar.
Anne
– baba dimdik ayakta…
Onlar
– onların arkasında güçte kuvvette.
Gülümsedi.
“Bence
ağaç
baba, kalın kocaman dallar anne.”
İleride evler vardı. Beyaz evler. Çatıları kiremitli beyaz evlerin
siyah görülen pencerelerinde ışık yokmuydu?
Yoktu tabi nasıl olsundu. Gece değildi ki!
Peki camlar niye siyahtı. İçerisi niye karanlıktı. Şaşkın bir
telaş aldı içini…
Koşmalı mıydı?
Yoksa telaşe vermeden yürümeli mi?
Ne çok özlemişti, bu beyaz evleri,
bu baba dediği ağaçları, anne dediği dalları…
Ne çok özlemişti…
Evi burnunda tütüyordu. Yatağı tütüyor, dolabı, çekmecesi hatta yemek yaptığı tenceresi…
Hepsinin anıları vardı. Hepsinin aldığında
verdiği emeği vardı.
Kim buna hayır diyebilirdi.
Kim olmaz derdi hangi vicdanla.
Orada ömür geçmişti,
hayatın
bir tek saniyesi bile çok kıymetli iken…
Buraların
tadını almalıyım, kokusunun lezzetini tatmalıyım.
Burası
benim.
Burası
benim yerim, benim evim, benim hayatım…
Gurbet
olmalımı olmalı, mutlaka da sıla olmalı.
Üstelik
öyle hasretlikler uzun aralı da olmamalı. Bu dünya iki günlük işte bunu hiç
unutmamalı…
Sevdiklerimiz
ihmale gelmez.
Sevdiklerimiz
kırılmaz, üzülmez, ağlatılmaz
en çokda onlar yalnız
bırakılmaz.
Fırsatın
varsa gideceksin.
Elinden
geliyorsa sık gideceksin.
Engelleri
çok dikkate alırsan engeller seni boğar, alır ayaklarının
altında ezer.
O
zaman senin ne engellere, ne gideceklerine ne de kendine faydan olur.
Evini
ihmal etme.
Bu
ev bazen senin, bazen annenin bazen babanın bazen kardeşlerinin evi olur.
Değilmidir ki
sevdiklerin vardır.
Gitmelidir
görülmeli ve görmelidir.
En
güzel sohbet sevdiklerinle olandır.
Ruhun
yenilenir, dünyan tazalenir ve geri gelirsin.
Bu kadar hasretliğe bırakmazsan;
Bu kadar taşı toprağı
özlemez,
Camda ışık yok diye gece ile
gündüzü
karıştırıp
telaşlanmazsın.
Kapıya
daha yaklaşmamıştı
ki sevdikleri onu camdan görmüşlerdi.
İşte en güzel
sahne…
Sarılma çok sarılma, sıkıca sarılma, nefes aldırmaksızın sarılma, sıcaklığını hissedercesine sarılma…
Koklama, derin bir nefesle, alışkın
olduğun kokuyu içine
çekme, mutlu olma ve çok
sevinme…
Gülümse -
çok gülümse – kahkaha at.
Allah’ım
kimseyi gülmekten alıkoymasın…
Sevdiklerinden
ayırmasın…
Nazan Şara Şatana

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder