19 Ağustos 2017 Cumartesi



Taşlar

Denizin dibinde incilerle taşlar karışık bulunurlar.
Övülecek şeyler de kusur ve yanlışların arasında bulunur.
Mevlana


Taşları anlatmak istedim bu kitabımda.  Taşlar birçok şeyin ortak durağıdır. Ya da ben öyle hissederim.  
Taşlara bakınca toprakları düşünürüm. 
Uçsuz bucaksız toprakları…  
Sonra toprakların üzerindeki çimler, çiçekler gelir aklıma, daha sonra akan küçük bir dere, kenarında salkım söğütler.  
Boyunlarını bükmüş gibi dururlar ya hani sanki eğilmişlerde su içmek istiyorlarmış gibi!  
Ya da ince uzun bir dilber, dere kenarında bir köylü kız edası ile çamaşırının yerine saçlarını yıkıyormuşçasına durur. Ben öyle düşünürüm. Çimleri, çiçekleri ağaçları bana tabi böcekleri anımsatır.
Böceklerde ise renkli olanı, bu tabloya yakışını kelebekler… Üşüşür etrafıma uçuyorlar, gülüyorlar, şarkı söylüyorlardır.  Kelebekler çok yükselemiyorlar. Yükseklerde başkaları vardır.  Envai çeşit kuşlar.  Uçarlar mavilerin arasında!  Giderler özgürlüğün tüm tadını çıkartırcasına…  
Nefes almazsın onları izlerken!  Ya da almadığını sanırsın.  Tek başına, ya da birçok kanat arkadaşları ile ‘V’ler çizmiş giderken izlersin onları. Kanatlarını çırparlar ama uzaktadırlar duymazsın.  Hoş duymak da istemezsin.  
Sen çimenlerin üzerindeki asude sessizliğin bu cömert,  zengin, romantik doğanın tadını çıkarmak istersin.  
Oysa! Ne tezat şeyler yaparız değil mi biz insanoğlu. Ne garibizdir. Bu güzellikleri ancak göz duyumuzla seçerken!  Kapatırız. Gözlerimizi yumarız. Biz başka bir âlemde olmak isteriz.  Kulaklarımızdan yardımdayızdır. Bir gürültü, bir ses duymak istemeyiz aslında.
Nedir isteğimiz hiçbir şey duymamak peki niye gözlerimizi kapattık dünya ile iletişimimizi kulaklarımıza aktardık. Hâlbuki ondanda bir şey yapmasını istemiyoruz. İsteğimiz gözlerimiz kapalı, kulaklarımızda ses olmasın. S
onra bir başka yere emir veririz. Kokla. İşte bu engellenemeyecek bir duygudur. Oh deriz Yarabbi bu cennetin kokusu mudur?
Taşlarla başlamıştık söze; Taşlar denilince neler gelmez ki akla! Sahilde yürürsün ya hani! Ayakların kumların üzerinde, bazen kuru kum,  bazen de ıslak kumlar olur. 
Arada bir ayaklarının altında bir kabarıklık hissedersin, senide eni - konu rahatsız eder. Eğilir eline alırsın. 
Durdurur seni yürümekten. Gördüğüne bakmak istersin… Bir daha, bir daha bakmak istersin. Taş parlıyordur. 
Kuruyunca rengi değişmeye başladığında sen de değişmeye çoktan başlamışsındır. 
Artık ne ıslak ne de yaş kum seni ilgilendirmiyordur. Şimdi senin derdin, çeşitli taşları toplamaktır. Taşlar aklını çoktan başından almıştır. 
Güzellik ne oldu? Mavi deniz, mavi gökyüzü ile birleştiği uzaklardaki yere bakıyordun!  Oysa birkaç dakika önce… Üstelik hayal kuruyordun, yanımda olsaydı, çıplak ayaklı kontes ya da kont diyordun! 
Birden ne oldu, ne değiştirdi seni, ne aldı getirdi seni buralara, bu minik, küçük, hatta minnacık taşın kudreti yetti mi seni ayıltmaya. 
Hayret kızgın bile değilsin. Tam tersi meraklardasın… 
Ne garibiz değil mi? Oysa sahilde yürümeye geldiğimizde aklımızda olan ıslak ve kuru kumlara basmak, denizin iyot ağırlıklı kokusunu koklamak, havanın garip tadının lezzetinden almak, dalgaların sahili döverken çıkarttığı sesleri dinlemek… Bu romantizmdi. Şimdi gerçeklerdesin. Ne seni ayıltı?
Gerçek şuydu; Bir küçük çakıl taşı…

Taşları üst üste koymuşlar ev yapmışlar, taşları yine yığmışlar kale yapmışlar, taşlar sonra barajlar için, minareler için. Camiler için, alanlar için, insanlar için, kitabeler için kullanılmış. Eskiler yazmışlar…

Taşlar kitabımdan…

Nazan Şara Şatana


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder