Taşlar
Denizin dibinde
incilerle taşlar karışık bulunurlar.
Övülecek şeyler de
kusur ve yanlışların arasında bulunur.
Mevlana
Mevlana
Taşları
anlatmak istedim bu kitabımda. Taşlar
birçok şeyin ortak durağıdır. Ya da ben öyle hissederim.
Taşlara bakınca toprakları düşünürüm.
Uçsuz
bucaksız toprakları…
Sonra toprakların
üzerindeki çimler, çiçekler gelir aklıma, daha sonra akan küçük bir dere,
kenarında salkım söğütler.
Boyunlarını
bükmüş gibi dururlar ya hani sanki eğilmişlerde su içmek istiyorlarmış gibi!
Ya da ince uzun bir dilber, dere kenarında bir
köylü kız edası ile çamaşırının yerine saçlarını yıkıyormuşçasına durur. Ben
öyle düşünürüm. Çimleri, çiçekleri ağaçları bana tabi böcekleri anımsatır.
Böceklerde
ise renkli olanı, bu tabloya yakışını kelebekler… Üşüşür etrafıma uçuyorlar,
gülüyorlar, şarkı söylüyorlardır. Kelebekler
çok yükselemiyorlar. Yükseklerde başkaları vardır. Envai çeşit kuşlar. Uçarlar mavilerin arasında! Giderler özgürlüğün tüm tadını çıkartırcasına…
Nefes almazsın onları izlerken! Ya da almadığını sanırsın. Tek başına, ya da birçok kanat arkadaşları ile
‘V’ler çizmiş giderken izlersin onları. Kanatlarını çırparlar ama uzaktadırlar
duymazsın. Hoş duymak da istemezsin.
Sen çimenlerin üzerindeki asude sessizliğin bu
cömert, zengin, romantik doğanın tadını
çıkarmak istersin.
Oysa! Ne tezat şeyler
yaparız değil mi biz insanoğlu. Ne garibizdir. Bu güzellikleri ancak göz
duyumuzla seçerken! Kapatırız.
Gözlerimizi yumarız. Biz başka bir âlemde olmak isteriz. Kulaklarımızdan yardımdayızdır. Bir gürültü,
bir ses duymak istemeyiz aslında.
Nedir
isteğimiz hiçbir şey duymamak peki niye gözlerimizi kapattık dünya ile
iletişimimizi kulaklarımıza aktardık. Hâlbuki ondanda bir şey yapmasını
istemiyoruz. İsteğimiz gözlerimiz kapalı, kulaklarımızda ses olmasın. S
onra bir
başka yere emir veririz. Kokla. İşte bu engellenemeyecek bir duygudur. Oh deriz
Yarabbi bu cennetin kokusu mudur?
Taşlarla
başlamıştık söze; Taşlar denilince neler gelmez ki akla! Sahilde yürürsün ya
hani! Ayakların kumların üzerinde, bazen kuru kum, bazen de ıslak kumlar olur.
Arada bir
ayaklarının altında bir kabarıklık hissedersin, senide eni - konu rahatsız
eder. Eğilir eline alırsın.
Durdurur seni yürümekten. Gördüğüne bakmak
istersin… Bir daha, bir daha bakmak istersin. Taş parlıyordur.
Kuruyunca rengi
değişmeye başladığında sen de değişmeye çoktan başlamışsındır.
Artık ne ıslak
ne de yaş kum seni ilgilendirmiyordur. Şimdi senin derdin, çeşitli taşları
toplamaktır. Taşlar aklını çoktan başından almıştır.
Güzellik ne oldu? Mavi
deniz, mavi gökyüzü ile birleştiği uzaklardaki yere bakıyordun! Oysa birkaç dakika önce… Üstelik hayal
kuruyordun, yanımda olsaydı, çıplak ayaklı kontes ya da kont diyordun!
Birden
ne oldu, ne değiştirdi seni, ne aldı getirdi seni buralara, bu minik, küçük,
hatta minnacık taşın kudreti yetti mi seni ayıltmaya.
Hayret kızgın bile
değilsin. Tam tersi meraklardasın…
Ne garibiz değil mi? Oysa sahilde yürümeye
geldiğimizde aklımızda olan ıslak ve kuru kumlara basmak, denizin iyot ağırlıklı
kokusunu koklamak, havanın garip tadının lezzetinden almak, dalgaların sahili
döverken çıkarttığı sesleri dinlemek… Bu romantizmdi. Şimdi gerçeklerdesin. Ne
seni ayıltı?
Gerçek
şuydu; Bir küçük çakıl taşı…
Taşları
üst üste koymuşlar ev yapmışlar, taşları yine yığmışlar kale yapmışlar, taşlar
sonra barajlar için, minareler için. Camiler için, alanlar için, insanlar için,
kitabeler için kullanılmış. Eskiler yazmışlar…
Taşlar
kitabımdan…
Nazan
Şara Şatana

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder