TELAŞI KORKUSU OLURDU
“BANA ATACAK, BENİ ÖLDÜRECEK…”
Seni hep düşlerdim ben, bilir misin? Hayallerimde seni saklardım.
Hissettirmeden kimseye söylemeden… Sen hep benim içimde bir yerlerde saklı dururdun. Seni bir farklı düşünürdüm! Bana baktığını, bazen çok beğendiğini, bazen çok eleştirdiğini düşünür ona göre hareket ederdim. Elin çenenin altında olurdu çoğunlukla… Yükseklerden beni izlerdin… Elinde bir demet çiçek olurdu, bazen de bir ok. Çiçek olduğu zaman sevinirdim. Beni seviyor derdim. İlk zamanlar oku gördüğümde;
‘eyvah
bana atacak, beni öldürecek’
Telaşı,
korkusu olurdu… Sonra ona da bir isim, bir şekil, bir güzellik yakıştırdım.
‘Belki
oku atacak ama zaman fırsat kolluyor olamaz mı?
Bekli
de oku kalbime bir eros rahatlığı içinde saplayacak.’
Böyle
düşünmek işime geliyordu… Senin saçların, açık kalan omuzlarından aşağılara
kadar sarkmış, çıplak tenini göremediğim yerlerini kaplamış olurdu çoğu kez.
Bakışlarını hatırlıyorum. Ne kadar kızgın olurlardı! Ben ürkerdim. Mahcup olur, saçlarının altındaki mermer
misali vücuduna, bir lahza göz bile atamazdım. Bu kadar büyük güzellik insanı
ürkütüyor.
Ürküncü
tanıyorsun. ‘Ne haddine!’ diyorsun.
Müstesna
zamanlarda, Bir iki kadeh kırmızı
şarabın bünyene eklediği cesaret! Düşüncelerimi değiştiriyordu çoğu seferlerde.
Hatta küstahlaşıp ‘hadi canım sende’ dediğim bile oluyordu. Ya da şöyle
tanımlamak daha doğru geliyordu. ‘Boş versene… Olduğu gibi tat almaya bak.’ Bu
da bir çeşit avuntuydu belki, Ama en
azından beni rahatlatıyordu… Sen evimin bir yerlerinden beni gözlerken, Hava gündüz olurdu… Üstelik hep beyaz, mavi!
Sanki
kış olmaz, hatta gece hiç yaklaşmazdı…
Bu
da Allah’ın bir takdiriydi herhalde.
Gökyüzü
pırıl - pırıl yıldızlı, Sen tanrıça
Artemis gibi tepelerde olurdun. Ben oldukça tereddütlerle, Arada bir nazar ederek, görmeyi seçerdim
seni… Sonra seni farklı hayal ederdim. Benim yaşadığım yerde, Bu sadelikte yaşıyor, beni gözlüyor
olamazdın! Bu benim hayalim değil miydi? İstediğim şekilde yaşatabilirdim. Sen
uzaklarda bir yerlerde olabilir, Oralardan
beni izler, beni görürdün. Sen bir kraliçe olabilirdin. Neden olmasın! Bir prenses bir kontes! Çoğu
zamanda bir tanrıça… Sen saraylarda yaşamalıydın.
Hep
saraylarda ve sen… Kraliçe ve sen! Tanrıça ama bu yakışanı sen! Tanrıça olarak
karar verdiğim sabahsız gecelerimde,
seni saraylardan ziyade kalelerde düşünürdüm. Sen yukarılarda hava ile
bulutların arasından beni izliyorsun ya! Senin evin kale olmalı, hatta biraz da
ürkütücü durmalı derdim. Uzun yukarılara çıkmaya çalışan kuleleri olmalı, senin
yaşadığın bu azametli yerin!
Kulelerin
üstleri sivri olmalı, nedensiz renginin kahverengi değil de, turuncu olur diye
düşlerdim. Kale zaten kahve, koyu kahve ile siyah karışık, o kasvet belki biraz
da, bohem hal sana yakıştığından! Yakışmasına senin dişiliğini, ateşini ve
kadınlığını, turuncu belirlemeli… Demiş öyle düşünmüştüm. Tamam, siyahlar koyu
ve acı kahveler, Kahvenin çeşitlemeleri, kale renk tarafından bir hayli hazır…
Şimdi
sıra kalenin büyüklüğünde olmalı.
Bu
ana yakışır halini, ancak büyüklüğü ile belirler
demekteydim. İlave etmeliyim. Kale belirli bir yükseklikte olmalı… Kalenin
altında, suların bitiminde yüzlerce, binlerce taşlar olmalı. Bunlar kale ile
büyük su kütlesini birbirinden ayırmalı.
Bu
nedir? Bu taşlar dilekler gibi çok…
Benim
dileklerim kadar büyük. Benim isteklerim kadar önemli… Taşlar gri. Ne tuhaf
renktir gri. Ya beyaz ya siyah olmalı derim. Hâlbuki bu durumlarda grileri
seçerim. Gri içinde siyahı ve beyazı barındırır. Buda taşlarda bir sürü
niyetlerin, dileklerin saklı olduğunu gösterir.
Benim
dileğim sensin. Seni görmeliyim.
Çocukluğumdan
beri seni sevdiğimden olmalı bu duam… Gönlümü çocuk ellerinle, çocuk kalbimin
içinden söküp aldığından beri, boşlukta olan yüreğimi bulmalıyım. Bunun için
dualarla birlikte, sana enerjiler göndermeliyim. Nasıl haberin olmalı? Senin
yaşadığın kalenin yakınından geçen beyaz leyleklere söylemeliyim. Demeliyim;
‘Hadi
haberleri götürün ona…’
Bakın
aşk insana neler yaptırıyor ne olmazları olduruyor. Nasıl gitsinler? O zaten
orada o kadar yakınlarındaki. Uzakta olan benim. Bana gelmeleri gerekir. Bana haber, sevgi
göndermez ki. O beni bilmez hatırlamaz ki. Ben annesini ziyarete yıllardır
giderim. Her gittikten sonra kaybolan kızının, büfe üstü resimlerinin akıbetini
merak etmez mi? Resimler elimde fotoğrafçıların kapısında.
‘Böyle
olmalı, buda böyle renkte olsun, buda kızıl, sarı.’
‘İyide
ağabey aynı resim!’
‘İyide
sana ne?’
Değil
mi? Bende ne mantıklı ki o olsun. Ben
kale, taş, leylek derken maviyi unuttum. Ana rengim, benim her zaman yanımda,
bana umut, bana ışık, bana hayat veren mavi… Mavi oralarda benim dileğimde.
Maviye baktığımda mavi su, mavide göl oluyor... Ben suda onu görüyorum. Onun
elinde, benim elim. Ben siyah o beyaz. Biz grinin içine doğru gitmiyoruz. Daha
canlı, parlak renklerin içine, Su mavisinden
yükseliyoruz… Bu kadar hayalden sonra neden; Zümrüdü Anka kuşu sırtına almasın,
bizi başka hayal âlemlere götürmesin! Gideceğiz… Ben hep istedim. Hep hayal
ettim. Hep diledim.
Dileklerimin
kabulün de bir gün, Bu kaleyi göreceğime ve oraya onunla gideceğime inandım.
Bekliyorum. Hayaller gerçek olacak. Bu sefer ben ona gideceğim. Beni dinlemeye
mecbur olacak. Ben onu sevdiğimden söz edeceğim. Umutların, duaların yolculuğu…
Nafile olmayacak! Her dua kâinatta dolaşırken, sahibini bulmak için, onu da bulacak.
Biliyorum, bir gün, yakında hissediyorum. Beni hatırlayacak, özleyecek, kim
bilebilir belki de!
Beni sevecek…
Beni sevecek…
Nazan Şara
Şatana
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder