Hangimiz Annemizi Dinledik Zarara
Uğradık.
Hiçbirimiz.
nazanss.blogspot.com
Anlayana Kıssadan Hisse
Eski
bir gemi vardı görünen uzaktan. Hatta çok uzaktan… Vakit akşamla gecenin
birleştiği karmaşık bir andı. Ne çok karanlık ne de aydınlık ikisinden de biraz.
Gemi uzakta ama küçük, yanıltıcı halini biliyorsun - biliyorsun da çok ta
umursamıyorsun.
Neticede gemi.
Neticede deniz.
Neticede akşam.
Neticede bilinmeyen!
Neticeler bir
araya gelince bir bulmaca oluyor haberin yok.
Açalım
biraz evet neticede gemi ama ürkütücü, kat katları birbirine yığılmışta altında
bir ev kalmış misali duruyor.
Pencereleri
var küçük kare - kare biçimlendirilmiş gibi camları, onları titrek ışıklar
aydınlatıyor bir fener ya da birkaç mum diyorsun ışığın sebebini kendinle
soruştururken.
Küçük
pencereler sen yaklaştıkça deniz gibi, gemi gibi büyüyor farkındasın da oralı
olmak işine gelmiyor.
Bu
işin sonunda korkmak var kaçmak var uzaklaşmak var. Varda birde verilmiş sözler
var.
Mangalda
kül bırakmamıştı oysa akşam.
Tırs
gelir vırıs gider dediğinde kendi de inanıyor muydu? Kolu çengelli kaptanın
anlattığı korkulu hikâyelerini dinlerken!
Yoksa
içtiği birkaç kadeh şarap mı kendini cesur kılmıştı. Bir insan ya korkak, ya
cesur olmalı derdi babası, bu neydi şimdi?
Akşam
cengâver sabah tavşan!
Hatta
kaçmak için bir fırsat kollayan bir mahkûm.
Hala
yaklaşıyordu sırtında çuval benzeri torbası ile ilerliyorken ayakları da
gördüklerinden memnun olmayan gözlerin ve aklın verdiği sinyallerle geri - geri
gidiyordu. Ama nafile ok yaydan çıkmıştı hedefi ıskalasa bile bir yerlere
gidecek bir yerle saplanacaktı.
Çıkmıştı işte gidiyordu.
Gemi büyüyordu.
Deniz enginleşiyordu.
Pencereler daha bir seçilir hale gelmişti.
Gemilerin
rengi ne renk olurdu diye bir soru yöneltti kendine sanki çok gemi görmüş, ya
da çok yerlere gitmiş, ya da çok korsancılık oynamış gibi.
Bilmiyordu
ki.
Denizi
ilk defa görmüş biri geminin ana rengini nereden bilecekti.
Köyünde
bir deresi vardı onda da kâğıttan kayıklar bile gidemezdi.
Yaklaşınca
bir şey daha dikkatini çekti.
Bu
geminin üstünde iki adet dev gibi, canavar gibi bakan ışıklar vardı.
Gülümsüyorlardı
sanki meydan okuyorlardı karanlığa. Biraz rahatlamıştı kocaman ışıkları görünce
ama gözü ışığa alışınca rahatlama titremeye dönüştü.
Işığın
aydınlattığı korkunçluk karanlıktakinden daha kötüydü.
Bu
neydi.
Ay
mı dalga geçiyordu kendiyle bu kadarda olmazdı ki.
“Gündüz gözüyle görsem hiç korkmazdım bundan da
gece karanlıkla ışıklar oyun oynuyorlar. Ne kadar
çok direk var”
Düşündü
uzaktan da olsa geminin üstünde gökyüzüne doğru çıkmış uzantıları görünce.
Biraz
daha yaklaştı adımları hiç istemese de verdiği sözü vardı, gidecekti.
Korkacaktı ama gidecekti.
İstemeyecekti ama yapacaktı.
Söz
ağızdan bir kere çıkardı.
Üstelik
çok ta atıp tutmuştu oraya gitmeliydi.
Yaklaşınca
geminin heybetinden başının döndüğünü hissetti.
Gemi
karanlık, kahverenginin tonlarında siyahla muhabbette ahşabın en eski, en kötü
hali ile karşısında devasa dururken geminin hemen altında bir kayıkta birçok
tuhaf giysili adam gemiden hızla uzaklaşmaya mı çalışıyorlardı onamı öyle
geliyordu.
İyide
gemiden uzaklaşmak neydi?
Tam
tersi gemiye girmek gerekirdi, hareket zamanı yaklaşmıştı.
Büyük
kayık, bir sürü insan yığılmışlar kayığa hızla karaya gelmek için
çırpınıyorlardı.
Sonra
olanlar olmaya başladı.
Kıyametler
koptu bir anda.
Bu
kadar büyük sesleri daha ince hiç duymamıştı. Sesleri demek de yanlıştı.
Çünkü
duyduğu ilk büyük sesten sonra kulakları herhalde sağır olmuştu ki bir başka
sesi ya da sesleri duymamıştı.
Sadece
ortalığın sallanmasından anlıyordu bir şeylerin ters gittiğini…
Sonra
uzaklarda bir kara gemi daha fark etti.
Onun
orta kısmından ateş topları geliyordu gemiye.
“Aman Allah’ım ya sekerse.”
Yandığının
günüdür.
Gitmeliydi.
Hemen uzaklaşmalıydı buradan.
Bu
nasıl bir belaydı ki bulaşmak üzere iken Allah onu korumuştu.
Bu
yine mübarek annesinin dualarından olmuş kurtulmuştu.
Daha
önce gelecekti hâlbuki eğer annesi gitmesin diye o kadar çok ağlayıp
yalvarmasaydı.
O
da annesini ikna etmek için o kadar zaman kaybetmeseydi.
Topların
sesini tam duymasa bile o devasa gemide yaptığı hasarları görüyordu. Annesine
dua ediyordu.
“Annem yine beni kurtardın. Sen bana hep doğruları
öğrettin de ben neden öğrenemedim.”
Biliyordu
hatalıydı.
Akşam
o kadar içecek, içtikten sonra kendini büyük görecek, deli – deli konuşacak,
istemediği sözleri verecek biri değildi ki.
Evet,
o denizleri seviyordu.
Uzakları
merak ediyordu.
Ama
önce bunun yolunu bilmeliydi.
Ya
o eski gemide kaçan yarını olmayan korsanlardan olacaktı, ya da okuyacak, büyük
ve sağlam gemilerle gittiği ve gideceği yeri bilen bir seyyah, bir bilim adamı
olmayı seçecekti.
Bunları
bilmesi ayırt etmesi içinde böyle bir derse ihtiyacı vardı.
Koşuyordu,
durmadan koşuyordu.
Arkasından
geliyorlarmış gibi koşuyordu.
Köyü
çok uzak değildi.
Buna
karşın o köyünden bir dün bir de bu sabah çıkmıştı.
Eve
ne zaman geldiğini, annesinin boynuna ne zaman sarıldığını hatırlamıyordu.
Hatırladığı
uzun yıllardan sonra…
O
gün annesi onun için ağlamasaydı, onun gitmesini engellemeye uğraşmasaydı ya
ölmüş ya da gitmiş olacaktı.
Hayatı
boyunca annesi onun koruyucu meleği olmuştu. Yapma dediklerini anlamıştı artık
annesi kendi için değil onun için istiyordu.
O zarar görmesin,
O üzülmesin,
O yıpranmasın istiyordu.
Tabiki
tecrübeleri ile neyin doğru neyin yanlış olduğunu annesi kendinden çok daha iyi
biliyordu.
Üstelik
o yüreğinin sesini dinliyordu.
Oğlu
için kalbi ne istiyorsa onu yapıyordu.
Hangi
anne bencilce önce kendini düşünürdü ki.
Ama
evlatlar annelerinin kıymetini ne yazık ki başlarına bir şeyler geldiğinde
bilirlerdi.
Yıllar
yılları takip ettiğinde oda aldığı o öneli dersinden sonra şimdi doğru
yerdeydi.
O bilinen biriydi.
O tanınan değerli bir profesör olmuştu.
Annesinin içi rahattı oğlu okumuştu.
Kendinin içi rahattı artık korkmuyordu…
İstediği yere artık huzurla gidiyordu.
Kokmadan tereddüt etmeden…
Kim bilir
hangimiz annelerimizin sözünü dinleyerek nerelere geldik ya da dinlemeyerek
neleri kaybettik!
Nazan Şara
Şatana
nazanss.blogspot.com

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder