Morgan Robertson
14 Yıl Sonra Titanik Batacak Dedi.
Titanik Battı
nazanss.blogspot.com
Çoğu zaman soruyorlar nasıl yazı
yazıyorsunuz. Önceden planlıyor musunuz, yoksa tuşlarla parmaklarınız birlikte
karar mı kılıyor.
Birlikte karar kılmaları içinde
aktarılacak bir şeylerin olması gerekmez mi? Elbette ki gerekir. Bazen neler
yazdığımı ben ertesi günü okuduğumda daha net anlarım. Bu bir gerçektir. Gece
uyku arası uyanıp, yazılar yazmışlığım, sonrasında okuyup bunları ne zaman
yazdım demişliğimde vardır.
Şaşırtıcıdır.
Yazarların kulaklarına yazacaklarını
üflerlermiş demişti bir sohbetimizde Atilla Özdemiroğlu. Kim bilir belki de
öyledir.
Bilinmeyenlerin benim bilinenim
olsun diye ısrar ederim. Öğreninceye kadar rahat edemem. Bilmeliyim derdi ve bilgi
doyumsuzluğum artarda artar.
Bakın siz benim yerimde olun merak
etmeyin.
Birçok yerde bu konu ile ilgili
yazılar okudum.
Konu neydi diyeceksiniz.
Konu Titanic ve batması…
Buraya kadar merak edilecek ne var
diyorsunuz?
Titanic buz dağına çarptı battı,
filikaların yetersizliğinden yolcuların büyük çoğunluğu boğuldu, dondu ve
hayatlarını acı bir şekilde kaybettiler. Bu bilineni ya bilinmeyeni!
Bilinmeyeni de mi varmış? Diyorsunuz.
Evet, bir bilinmeyen şu değil midir?
Madem dünyanın en lüks gemisiydi,
lavaboları bile altındandı. Dünyanın en zenginlerinin bu gemide seyahat
edebilecekleri kadar pahalıydı. Pahalı olmasının en büyük nedeni aşırı derecede
lüks olmasıydı. Kıymetliydi, değerliydi filan – falan…
Buraya kadarı tamam peki neden
filika sayısı bu kadar azdı.
Bu gemi asla batmaz bunun içinde
gerek yok diye mi düşünülmüş.
İyide o zaman bunun yola çıkabilmesi
için bir geçiş kararı verilmiyor muydu?
Bu kadar yolcuya bu kadar filika
gibi bir tedbir…
Demek ki olmamış, demek ki
alınmamış, demek ki bu onların kaderinde varmış. Bir sürü demek kiler var.
Olabilir. Benim size asıl yazmak istediğim ise geminin neden battığı değil… O
zaman nedir?
O zaman bu geminin batacağının gemi
batmadan on dört yıl önceden biliniyor olması…
1898 yılında Morgan Robertson 14 yıl
sonra bu geminin batacağını yazmış.
Öyle bir yere not filan almamış. Enikonu
bir kitap yazmış. Yazdığı kitaptaki geminin ismini de Titan Kazası koymuş. Bir
ismi de Futility yani Boş yere’ymiş.
Yazımın başında yazarların bazen
nasıl yazdıklarından söz ederken kendimden ufak bir örnek vermiştim. Bunun gibi
değil elbette ki ama bu bir his, bu bir önsezi olamaz mı?
Düşünün on dört yıl önce bir yazar
bir kitap yazıyor.
Adını titan koyuyor.
Dünyanın en lüks gemisinden söz
ediyor,
Bu gemi asla batmaz deniliyor.
Okuduğum yazıdan bir alıntıyı
aktaracağım sizlere:
Robertson´un romanındaki Titan adlı
gemi Southampton limanından yola çıkıyordu ve 14 yıl sonra Titanik de aynı
limandan yola çıktı.
Romandaki gemi ile Titanik arasında
sadece 4 metre fark vardı. Titan 248 metre, Titanik 252 metreydi.
İki geminin ağırlıkları da çok
yakındı. Robertson romanında Titan´ı 70.000 ton ağırlığında yazmıştı; Titanik
ise 66.000 tondu.
Her iki geminin de üç pervanesi
vardı ve her ikisi de 3000 er yolcu taşıyorlardı.
Gerek romandaki hayali Titan´a
gerekse de gerçek Titanik´e Avrupa´nın sayılı zenginleri ve ünlü aileleri
binmişlerdi.
Robertson´un romanındaki dev Titan,
New Foundland yakınında; Kuzey Atlantik´de bir buzdağına çarparak battı ve
talihsiz Titanik de 14 yıl sonra aynı koordinatta, aynen romandaki benzeri gibi
bir buzdağına çarparak okyanusa gömüldü.
Ve her iki gemide de; yeterince
cankurtaran filikası yoktu; Robertson romanındaki gemide 24 filika bulunduğunu
yazıyordu; Titanik´de ise 22 filika vardı ve bu yüzden can kaybı büyük oldu.
Gerçek kazanın sonucunda 1513 yolcu
boğularak öldü ve kayboldu.
Aynen 14 yıl önceki romanda
yazıldığı gibi…
Robertson´un romanındaki Titan´da
ise 1500 kişi ölüyordu.
Her iki gemi de 3000 kişilikti ve
Titanik´e 2224 kişi binmişti.(alıntı)
Bu kadarla da kalmıyor kitap.
Titanik Filmini izleyenler iyi
bilirler ki genelde herkes izlemişti yayınlandığı dönemde hatta daha sonraları
da uzun yıllar film defalarca gündeme geldi.
Filmde gözcü nasıl buz dağından söz
ediyor, bağırıyorsa kaptanlar ve orada görevli mürettebat ne diyorsa! Yani
aslında ne yaşanıyorsa on dört yıl önceki kitapta da hemen – hemen bunlar
yaşanmış.
Bir başka yazıda bu yazar için o
bilinmeyen bir kâhindi diyor.
Bir başka yazıda ise onun atom
bombasını da uzun yıllar önce konu alan bir kitap daha yazdığını söylüyor…
En acısı da bu adamcağızın
kitaplarına okur bulunamadığından satmıyor olması. Para kazanamıyor. Yokluk
içinde hayatını kaybediyor.
Yazarların çilesine bakar mısınız?
Üstelik bu yazar öyle sıradan diye
tabir edeceğim sadece yazan biri değil, gören, hisseden biri iken bile…
Gerçeklerin değerleri illa onlar yok
olduktan sonra mı bilinmeli?
Morgan Robertson, neyi nasıl
hissetti ki böylesine bir kitabı yazdı, batış sahnesini birebir anlattı, gemiyi
aynen tarif etti…
İki gemi ve iki olay arasında fark
çok az. Bilinenler ise ciddi kabul görülecek vaziyette…
Morgan Robertson, kitapları
satmayınca bunalıma girmiş, psikolojik tedavi görmüş. Yazık!
Şimdi asıl konuya gelsek. Okusak,
çok okusak… Çok araştırsak ve bilsek…
Acaba bu yazarın kitabı yeterince
okunsaydı,
İlgi görseydi,
Söz edilseydi.
Dünyanın birçok yerinde bilinen bir
konu olsaydı.
O zaman böyle bir gemi on dört yıl
önce aynı güzergâhta buzdağına çarparak batmış, kitapta yazıyor.
Hadi diyelim buzdağını görmediler
tedbirlerini almadılar filikaları eksikmiş. Çok yolcunun ölümünün sebebinin
başında bu geliyor muşu bilselerdi.
Bizimde başımıza bunlar gelebilir
demezler miydi?
Tedbirlerini ona göre almazlar mıydı?
Daha dikkatli olmazlar mıydı?
Bence olurlardı. Titanik gemisinin
battığı gece kaptanla ilgili, gözcüden tutun çalışanlara kadar birçok ihmalin
olduğu söyleniyor ya, kitapta da aynı olayların olduğunu söylesem daha da
şaşırmaz mısınız?
Bence elimize geçen her fırsatta
okumalıyız. Kitaplar bilinen, toparlanmış bilgilerin içinde kurgular olan yol
göstericilerdir.
Ben öyle biliyorum…
Bilinmeyenleri bilmeye karşı ciddi
bir merakım var. Bulmaya devam edeceğim…
Nazan Şara Şatana
nazanss.blogspot.com

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder